TÜRK MİLLÎ MÜCADELE HAREKETI VE KUVA-YI MILLIYE RUHU
GİRİŞ
XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve
muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır. Bilindiği
gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada
tarafsız kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek
zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf durumda olması,
hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız kalması, o günkü şartlarda pek mümkün
gözükmüyordu.
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal
edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî Mücadele'nin başarıya
ulaşabilmesi ve millî istiklâlin sağlanabilmesi için verilen mücadelenin
hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi için
Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele, askerî olduğu kadar
siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla başlayan,
kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin kurulması ile devam eden çizgide
temel amacın, hukuken temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli
mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal kuvvetlerinin zorlayıcılığı
ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik,
millî istiklâli ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması
gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî hukuku temin
etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul
Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi" olarak
vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi için sürekli baskıda
bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele
iki buçuk yıl kadar devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil
konusunda muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu
anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan eden olaylar,
silâhlı mücadelenin gerçek amacının
anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce kabulünü, en
azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir mahiyet arz edecektir.
1- Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir
ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın içinde olan Türk
halkı bu durumdan umutlanmış ancak mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri
kısa sürede ortadan kaldırmıştır. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla
ortaya çıkan Anadolu'nun haksız işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için
fevkalâde ciddî düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark
edilmesine
yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan Millî
Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet
olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı
payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan
Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı fiilî bir mücadele
sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk topraklarını işgal eden
emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise şunladır;
Kars Millî İslâm Şûrası;
5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük bir kongre düzenleyerek
Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı içine alan Türk bölgelerinde bir Millî
İslâm Şûrası Hükûmeti kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan
bu hükûmet, 17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti"
olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak kabullendi.
Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13 Nisan 1919'da parlâmentosu
basılarak ortadan kaldırılmıştır.
Millî Kongre;
Mondros Mütarekesi sonrası Rumların İstanbul'da teşkilâtlanıp "Megalo-İdea"
uğrundaki çalışmalarına engel olmak için, göz hekimi Dr. Esat Paşa'nın
çağrıları ile Türk Ocağı, Kızılay, Muallimler Cemiyeti, Baro ve her fakültenin
mezunlar cemiyeti başta olmak üzere 70 kadar cemiyetten 2'şer temsilcinin katılması
ile 29 Kasım 1918' de "Millî Kongre" adı ile partiler üstü bir teşkilât
kuruldu. Tüzüğünde belirtilen amacı, dünyada Türkler üzerinde yapılan
haksız ve yalan yayınlara ilmî yoldan ve belgeler vasıtasıyla cevap vermek
idi. 1919 yılı içinde Millî Kongre, İngilizce ve Fransızca olarak "Dünya
Kamuoyu Önünde Türkiye", "Ermenilerin Müslüman Ahaliye Yaptıkları
Mezalim Hakkında Belgeler" ve "Avrupa'nın Ünlü Yazarlarına Göre
Türkler" gibi değerli eserler neşretti. 1919 yılı sonunda milletvekili
seçimlerinde adayların tespit ve tanıtılmasında Türk milliyetçilerini
destekleyen Millî Kongre, 28 Ocak 1920'de "Misak-ı Millî"nin hazırlanmasına
da fikrî anlamda hizmet etmiştir. İstanbul'un 16 Mart 1920' de resmen işgali
üzerine, çalışmalarını durdurmuşsa da, Mustafa Kemal Paşa'yı ve
Ankara'da toplanan Meclisi fikren desteklemekten geri
kalmamıştır.
Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi ;
2 Aralık 1918' de, Edirne'de, Yunan istilâ ve işgaline, Mavr-i Miracıların
iddialarına direnme ve cevap vermek gayesiyle kurulmuştur. Trakya'nın ırk, kültür,
ekonomi ve tarih bakımından Türklere ait olduğunu ispat için çalışmıştır.
"Yeni Edirne" ve "Ahali" adlı iki gazete çıkarmıştır.
İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ;
Nurettin Paşa'nın gayretleri ile kurulan bu cemiyet
Rum iddialarına karşı mücadele için 26 Aralık 1918'de kurulmuştur. 1918 yılının
Aralık ayı sonunda İzmir'de kurulan "Müdafaa-i Vatan Heyeti" adlı
cemiyet 14 Mayıs 1919 günü İzmir'e Yunan askerlerinin geleceği haberini
protesto için beyannameler bastırıp dağıtırken adını İlhak-ı Red
heyetine çevirmişti. İzmir'in işgalinin ertesi günü İzmir Müdafaa-i
Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti ile birleşerek faaliyetlerini yürütmüştür.
Vilâyat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuku Millîye Cemiyeti;
Erzurumlu Raif Hoca ile Diyarbakırlı Süleyman Nazif cemiyetin merkezini 2
Aralık 1918'de İstanbul'da kurmuşlardır. Çıkardıkları Fransızca ve Türkçe
"Hadisat" gazetesi ile Doğu illerimizin Türklüğünü ve İslâmlığını
müdafaaediyor, Ermenilerin hiçbir zaman çoğunluk teşkil etmediklerini
belirtiyor ve Kürdistan Teâli ve Teâvün Cemiyeti ile de mücadele ediyordu.
Mart 1919'da "Albayrak" gazetesini yeniden faaliyete geçirilerek
cemiyetin fikirlerini yaymaya başladı. 3 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir Paşa'nın
15. Kolordu Komutanı olarak göreve başlaması ile birlikte cemiyet Kâzım
Karabekir Paşa'nın şahsında bir baş, bir koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuştur.
(Tayyib Gökbilgin, Millî Mücadele Başlarken Mondros Mütarekesinden Sivas
Kongresine, Cilt:I, Ankara,1959,s.74.). Cemiyet, Mustafa Kemal başkanlığındaki
Erzurum Kongresini yaparak, 7 Ağustos 1919'da Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetine katıldı.
Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti;
Cemiyet bölgesel bir amaca dayanarak ortaya çıkmış olmakla beraber
Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontusçu Rumlara, ayrıca Ermenilere
karşı mücadele ediyordu.12 Şubat 1919'da kurulan bu cemiyetin başkanlığını
Trabzonlu Barutçuzade Ahmet Hoca yapıyordu. "İstiklâl" adlı
gazetelerini çıkararak Rum iddialarının çürüklüğünü, Ermenistan
hayalinin boş olduğunu yurttaşlara ve dünyaya duyurmaya çalışmışlardır.
Cemiyet mensupları Erzurum Kongresi'ne iştirak ederek kongre sonunda kurulan
Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katılarak çalışmalarını genişletmişlerdir.
Kilikyalılar Cemiyeti;
İstanbul'daki Adanalı, Maraşlı, Antepli ve Tarsusluların Ermenilere karşı
20 Aralık 1918'de kurduğu bu cemiyetin başkanlığını Rifat Bey yapıyordu.
Cemiyet yayın yolu ile işgale ve "Kilikya Ermenistanı" kurulmasına
engel olmak istiyor, bunun içinde bölgede silâhlı mücadeleyi plânlıyordu.
Daha sonra cemiyet, merkezini Adana'ya nakletmiştir.
Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya Geçişi ve Kongreler Dönemi
Mustafa Kemal Paşa için artık tarihî görev başlamıştı. Bu dönemden
sonra Osmanlı Devleti bir süre âdeta iki elden idare edilecekti. Çünkü
Mustafa Kemal Paşa her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükûmeti
gibi halkı sükûnete değil, tersine onları harekete geçirmeye çalışacaktı.
Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle muharebe
eden, Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin
dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetleri toplayıp kararlar alan
bir önder olacaktı.
Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gelir gelmez ordu müfettişliği görevinin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek amacı ile hazırlamış olduğu 22 Mayıs 1919 tarihli rapor, Millî Mücadele hareketinin, Türk insanın hangi temel değerleri üzerine bina edildiğini göstermesi bakımından fevkalade önemledir.
Millî Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden rapor ana hatlarıyla şu fikirleri ihtiva etmekteydi;
* Samsun bölgesi Rumları siyasî emellerinden vazgeçerlerse, asayiş
kendiliğinden düzelir,
* Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü yoktur,
* Yunanlıların İzmir'de hakları yoktur. İşgal geçicidir.
* Millet, millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir.
Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.
Mustafa Kemal Paşa Samsun'dan sonra ilk iş olarak 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün ülkeye, kumandanlara, mülkî amirlere "Millî Teşkilât" kurmaları ve mitingler düzenlemelerini isteyen bir tamim gönderdi. Bu tamim doğrultusunda ülkenin her köşesinde İzmir'in işgaline tepki olarak yüzün üzerinde mitingler tertip edilmiş ve Anadolu Türk insanının sesi dünya kamuoyuna duyurulmaya çalışılmıştır.
Samsun ve Havza'dan sonra Amasya'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran
1919 tarihinde Türk milletine hitaben Amasya Tamimini yayımladı. Amasya
Tamimi Türk İnkılâp Tarihimizde hukukî ve siyasî önemi ile yeni Türk
devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından daima
özel bir değer ifade etmiştir. 3 Temmuzda Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa,
burada bütün görevlerinden hatta askerlik mesleğinden istifa etti ve
milletin bir ferdi olarak vatanın kurtuluşu için mücadelesine devam etti.
23 Temmuz 1919 günü başlayan Erzurum Kongresi yaptığı çalışmalar sonrasında on maddelik bir beyanname yayımladı. Erzurum Kongresi beyannamesi Türk milletinin kendi geleceğinin kendisi tarafından tayin edilmesi gerektiğini ortaya koymuş ve bu uğurda gerekli her türlü tedbiri almakta serbest olmasını ifade ederek millî iradeye dinamik ve pratik bir yön vermiştir. Erzurum Kongresi Beyannamesi çok az değişiklikle 4-12 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde de kabul edilmiştir. Geniş katılımın sağlandığı Sivas Kongresinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilerek "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adında tek kuruluş durumuna getirilmiştir. Erzurum Kongresi'nde ortaya çıkan ve adeta geçici bir hükûmet niteliği taşıyan "Heyet-i Temsiliye" Sivas Kongresi'nde sayıca genişletilmiş ve Heyet-i Temsiliye başkanlığına da Mustafa Kemal Paşa getirilmiştir.
Heyet-i Temsiliye'ye vatanın bütününü temsil etmek yetkisi verildi. Sivas Kongresi'nde İtilaf Devletleri'ne karşı takınılan tavır daha da sertleşmiş, milletçe müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir. Sivas Kongresi'nde ortaya çıkan önemli bir sonuçta ileride Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilecek olan Misak-ı Millî kararlarının tespit edilmiş olmasıdır. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin yanı sıra Batı Anadolu'da toplanan Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri Millî Mücadele hareketinin ülke geneline yayılması ve destek görmesi bakımından kayda değer gelişmeler olarak kabul edilir.
Anadolu'da meydana gelen ve bir tepki olarak ortaya çıkan bütün kongrelerde millet ve milliyet kavramları ön plândadır. Bu kavramlar Türk tarih ve kültürünün gelişme seyri içerisinde kaçınılmaz bir netice olarak siyasî bir kimliğe bürünmüş ve yeni Türk devletinin kuruluşunun temel felsefesini oluşturmuştur.
Anadolu'daki bu gelişmeler karşısında İtilaf Devletleri 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'u resmen işgal ederek Meclis-i Mebusanı dağıtmışlardır. Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın dağıtılması ile artık Millî Mücadele'nin ağırlık merkezi tamamen Anadolu'ya kaymış oluyordu.
Misak-ı Millî
Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919 tarihinde Sivas'tan Ankara'ya geldi ve
meclisin toplanması için hazırlıklara başladı. Sultan Vahideddin tarafından
21 Aralık 1918'den beri feshedilmiş bulunan mebuslar meclisinin toplanması için
yapılan seçimlerde Mustafa Kemal Paşa ilk defa Erzurum mebusu olarak parlâmento
üyesi oldu. Meclis-i Mebusan'a seçilen 168 üyenin ancak 72'si İstanbul'da 12
Ocak 1920 günü açılan Meclise katılabilmiştir.
Meclis-i Mebusan'ın faaliyet gösterdiği dönem içerisinde aldığı en önemli karar Misak-ı Millî'nin kabul ve ilânıdır. Müsveddeleri Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan Misak-ı Millî metni Meclis-i Mebusan'ın 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda ele alınmış üzerinde çok az değişiklik yapılarak 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmiştir. Gizli oturumda kabul edilen Misak-ı Millî esasları 17 Şubat 1920 tarihinde dünya kamuoyuna ilân edilmiştir.
Misak-ı Millî, İstiklâl Harbimiz sırasında Türk milletinin maksatlarını
özetleyen ve Millî Mücadele'nin başından sonuna kadar değişmeyen bir
programın adıdır. Mustafa Kemal Paşa, esaslarını Millî Mücadele'den yıllar
önce tespit ettiği ve bulduğu çıkış yolunu cesaretle ortaya koyduğu bu
programın ilk müsveddelerini 1919 yılı Aralık ayı sonunda yazmıştır.
Misak-ı Millî metni üzerindeki ilk görüşmeler Ankara'da Mustafa Kemal Paşa'nın
idare ettiği Heyet-i Temsiliye toplantılarında yapılmıştır. Bu özel
toplantılar sonunda Türk istiklâlinin esaslarını tanzim eden bir metin hazırlanmış
ve bu metin başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Heyet-i Temsiliye üyeleri
tarafından imzalanmıştır. Misak-ı Millî metni Trabzon Mebusu Hüsrev
Gerede'ye verilmiş, o da bunu, mecliste sulh programını tetkikle görevlendirilen
komisyona ulaştırmıştır. . Yusuf Kemal Bey hatıratında komisyona gelen
metinden söz etmemekte , buna karşılık Rıza Nur Bey, Misak-ı Millî
esaslarının zaten daha önce İstanbul basınında çıkan çeşitli
makalelerdeki cümleler ve hakikatler olduğunu ifade ederek, "Misak-ı
Millî adını düşünen ve onu yapan İstanbul meclisidir" demektedir.
Ona göre meclis, bilinen esaslara bazı ilaveler yaparak yeni bir düzen vermiştir.
Meclis-i Mebusan'a intikal eden metin, 22 Ocak 1920'de Felah-ı Vatan
Grubunun gizli toplantısında Hüsrev Bey tarafından okunmuş, 28 Ocak 1920'de
de resmî olmayan gizli toplantıda oylanarak mevcut bütün üyelerin ittifakı
ile kabul edilmiştir. Adı geçen meclisin yaptığı başlıca işe yarar şey
de bu olmuştur. Misak-ı Millî veya Ahd-ı Millî Beyannamesi olarak adlandırılan
bu belge, İstanbul'un işgali ve mebuslar meclisinin tasfiyesi üzerine
Ankara'da
toplanan ve Türk milletinden feyz alan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
kuruluşunun yegâne nedeni olmuştur. Toplandığı ilk gün millî Misak'a bağlılığını
açıklayan meclis, bu sadakatini sarsılmaz bir şekilde sürdürmüş ve onun
gerçekleşmesini amaç bilmiştir.
Misak-ı Millî sınırları esasen, I.Dünya Savaşı'nda düşmanlarımız olan İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Devleti'ne taahhütleri idi. Müttefikimiz Almanların yenilmesi ile Mondros Mütarekesi'nin tatbikatından önce, Ahd-ı Millî ile çizilen sınırları bize garanti etmişlerdi. Bu garanti olağan bir şeydi. Yenik olarak çıktığımız bir savaşın sonunda dahi, Hatay, Musul-Kerkük, hatta Batum ve Halep Türk sınırları içerisindeydi. Batı Trakya Türkiye'ye katılmaya hazır, Boğazlar, bütün hukuku ile hükmümüze bağlı idi. Kıbrıs iade edilmek üzere İngilizler'e kiralanmıştı. Yani, İngilizler ve Fransızlar, verdikleri sözden dönmeselerdi, Türkler, İstiklâl Savaşı olmadan dahi Millî Misak sınırlarını koruyacaktı.
İstiklâl Harbi'nin sonunda ise, verilen o muazzam mücadeleye rağmen Lozan Barışı'ndan düşmesi gereken pay alınamamıştır. Hâlâ da kudsî yemin sınırlarımızın çok gerisindeyiz. Gerçi, Lozan'ı içine sindiremeyen girişimleri ile Atatürk, Hatay'ı Türkiye'ye bağlatmış ve boğazlar üzerindeki hayati hukukumuzu geri aldırmıştı. Lâkin, Atatürk'ün ölümünden sonra, gözden ve gönülden çıkarılan Millî Misak ülküsü tamamen yanlış algılanır olmuştur.
Atatürk, Misak-ı Millî ile ilgili olarak şunları söylemektedir. "Türk milletinin , kalbinden, vicdanından sahih ve mülhem olan en esaslı, en bariz arzu ve iman malum olmuştu :
Kurtuluş...Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde arzu-yu millî tebellür ettirilmiş ve ifade olunmuştu...Milletin amal ve maksadını da . kısa bir programa esas olacak surette toplu bir tarzda ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî unvanı adı verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek maksadıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi'nde bu esaslar, hakikaten toplu bir surette tahrir ve tespit olunmuştur...Malumdur ki, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde tespit olunan esasat, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca kabul ve teyit olunup, Misak-ı Millî namı altında, züpte edilmiş idi. Bu esasat, Birinci Büyük Millet Meclisi tarafından da kabul edilerek, o daire dahilinde memleketin tamamiyyetini ve milletin istiklâlini temin ederek sulhu müsalemeti istihsale çalışıyordu."
Mustafa Kemal Paşa'nın da yukarıda yer alan ifadelerinde de tespit ettiği gibi Misak-ı Millî, Millî iradeyi temsil eden milletvekillerinin namüsait şartlarda ortaya koyduğu bağımsızlık bildirgesidir.
Misak-ı Millî ne bir efsane, ne de tarihîn derinliklerinden intikal etmiş bir destandır. Misak-ı Millî, Türklerin var olduğu devirlerden itibaren karakterinde mevcut olduğuna inandığımız İstiklâl fikrinin modern manadaki ifadesi ve tezahürüdür. Misak-ı Millî bölünmez bir Türk yurdunun sınırlarını tespit eden ve günümüzde de canlılığını muhafaza eden fevkalâde öneme haiz hukukî ve siyasî bir vesikadır.
Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti ;
5 Kasım 1919'da Sivas'ta kurulan cemiyet memleketin bütünlük ve istiklâlini
müdafaa uğrunda bütün Anadolu'nun birliği için çalışmak gayesiyle
mitingler tertip etti. İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları gönderdi.Millî
şuura sahip bütün bu dernekler Sivas Kongresi'nde 7 Eylül 1919'da birleşerek
"Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti " adını almışlardır.
Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'daki Hazırlıkları ve Millî Mücadelenin
Başlaması Mustafa Kemal Paşa İtilaf donanmalarının mütareke hükümlerine
göre İstanbul'u fiilen işgal ettiği 13 Kasım 1918 tarihinde bu şehre gelmişti.
Gördüğü manzara karşısında çok sinirlenen Mustafa Kemal Paşa'nın
yaverine söylediği "Geldikleri gibi giderler" sözü meşhurdur.
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçmeden önce İstanbul'da kaldığı altı
aylık süre Millî Mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan hazırlık
dönemidir. Bu dönem yakın tarihimizde yeni Türk devletinin yapılanmasında
siyasî ve fikrî temellerin oluştuğu fevkalâde öneme haiz tarihî hadiseler
silsilesi ile doludur. Mustafa Kemal'in İstanbul'da bulunduğu süre içerisinde
düşüncesi, henüz Mebuslar Meclisi'nde güven almamış bulunan Tevfik Paşa
kabinesine, mecliste güvenoyu verilmesini önleyerek, iş başına millî ülküye
bağlı, azim ve kuvvet sahibi bir kabine geçmesini sağlamaktı. Bu fikrini
tanıdığı ve güvendiği arkadaşlarına, bir kısım milletvekillerine de
kabul ettirmişti. Fert fert
yaptığı bu temas ve anlaşmaları yeterli görmeyerek, Tevfik Paşa
kabinesine giderek milletvekillerini toplu bir hâlde görmek ve fikrini orada
da anlatmak istedi. Mustafa Kemal mecliste bir salonda toplanan
milletvekillerine düşüncelerini açık olarak anlattı ve o gün için alınacak
tek tedbirin kabineye güvenoyu vermemek olduğunu söyledi.
Böyle bir karar karşısında meclisin dağılması ihtimalinden bahsedenlere bunun muhakkak olduğu ve esasen kabine güvenoyu alırsa ilk işinin yine meclisi dağıtmak olacağı cevabını verdi. Uzun tartışmalardan sonra bu hususî toplantıda bulunan milletvekilleri Tevfik Paşa kabinesini düşürmeye karar verdiler. Biraz sonra meclisin resmî toplantısı açıldı ve Sadrazam Tevfik Paşa, kabinesiyle gelerek beyannamesini okudu. İstediği güvenoyunu meclisten tartışma bile olmadan aldı. Dinleyici localarından birinde meclisin çalışmalarını takip etmiş olan ve o günkü neticeden hiç memnun kalmayan Mustafa Kemal'in evine döner dönmez ilk işi, Padişah'ın başyaveri vasıtasıyla Vahdettin'den bir görüşme istemek oldu. Padişah 22 Kasım 1918 Cuma günü selâmlıktan sonra kendisini kabul edeceğini bildirmişti.
Padişah, cuma günü herkese tercihen, Mustafa Kemal'i kabul etmiş ve onun
düşündüklerini anlatmasına yer bırakmayarak, ordunun, komutan ve subaylarının
Mustafa Kemal'i çok sevdikleri için onlardan kendisine bir fenalık gelmeyeceğini
temin etmesini istemişti. Buna karşılık Mustafa Kemal tarafından kendisine
sorulan "...ordu tarafından aleyhinize hazırlanan bir harekete dair malûmat
ve mahsusatınız mı var?" sorusuna, padişah kesin bir cevap vermemekle
beraber o gün için değilse bile ilerisi için böyle bir ihtimali mümkün gördüğünü
istemeyerek ifade etmişti.
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da,
iktidara gelmenin bütün yollarını denedikten sonra, Anadolu'ya geçmek ve
"millî mukavemet"te bulunmak gibi "ağır ve kat'i" bir
kararı her yönüyle incelemiş ve "bundan başka bir şey yapmak ihtimali
kalmadığına" inanmış idi. Sonunda devletin ve milletin İstanbul'dan
kurtarılamayacağını anlayan M. Kemal Paşa Anadolu'ya geçerek millî
mukavemette bulunma kararını vermiştir. Bu karardan sonra Anadolu'ya geçerek
millî mukavemet kararına varmakla iş bitmemiştir. Bundan sonra O, mümkünse
resmî bir görevle, bu mümkün olmazsa özel olarak Anadolu'ya geçme ve orada
bir Millî Mücadele hareketini başlatmanın çarelerini aramaya başlamıştır.
Bu hususta ona başta Ali Fuat Cebesoy olmak üzere arkadaşlarının büyük
yardımı olmuştur. Önce Mustafa Kemal Paşa'ya Anadolu'da görev verilmesi için
kendisinin hükûmette etkili bir kişiye tavsiye edilmesi gerekmiştir. Bu işi
yapan kişi, Ali Fuat Paşa'dır. Ali Fuat Paşa, daha sonra dahiliye nazırı
olan Mehmet Ali Bey'e Mustafa Kemal Paşa'yı tavsiye etmiş ve onu bu hususta
ikna etmiştir. Mehmet Ali Bey Samsun ve
çevresinde bir asayişsizlik durumu ortaya çıkıp, İngiliz işgal komutanlığının
Osmanlı Hükûmeti'ne protestolu bir rapor verdiği sırada dahiliye nazırı
idi. Damat Ferit Paşa, Mehmet Ali Bey'e dahiliye nazırı olarak meselenin
halli hususunda fikrini sormuştur. O da, bölgeye dirayetli ve tam salahiyetli
bir komutanın gönderilmesi gerektiği ve bu komutanın da Mustafa Kemal Paşa
olabileceği şeklinde fikrini beyan etmiştir.
Mehmet Ali Bey, meselenin halli için sadece Mustafa Kemal Paşa'yı tavsiye etmekle kalmamış aynı zamanda sadrazamı bu hususta ikna etmeyi de başarmıştır. Bu görüşmeden sonra Erkân-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Cevat Çobanlı ve Mustafa Kemal Paşalar ile yemek yiyen Damat Ferit Paşa, bir gün sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa'ya Samsun ve çevresindeki olayın araştırılmasına Mustafa Kemal Paşa'nın memur edilmesi emrini vermiştir. Bundan sonra, "9. Ordu Müfettişliği" olarak gerçekleşecek tarihî tayinin işlemlerine geçecektir.
Türk İstiklâl Savaşı'na başlangıç teşkil eden bu tayin tesadüfler sonucu olarak değil, Mustafa Kemal Paşa'nın Mütareke Dönemi'nde gösterdiği şuurlu faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir. Mütareke Dönemi'nde Mustafa Kemal Paşa memleket meselelerinin dışında veya gerisinde kalmamıştır. O, herkesin her şeyden ümidini kestiği bir dönemde kendisine, devletine ve Türk Milleti'ne olan güvenini yitirmemiştir. Kurtuluşu başka bir devletin himaye ve desteğinde değil, kendi gücümüzde görmüştür. O'nun Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da gösterdiği faaliyetlerin temelinde bu inanç ve karar vardır.
Mustafa Kemal Paşa'nın fikrî faaliyetlerinin başlıca hedefi Anadolu'ya geçerek millî mukavemet hareketini başlatmak olmuştur. O, bu gaye ile bir taraftan yakın arkadaşlarını bu fikir etrafında hazırlarken, diğer taraftan bunun tahakkuku için yollar aramıştır. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa, bu ideal için sadece önüne çıkan fırsatları değerlendirmekle kalmamış, amacı doğrultusunda yeni fırsatlar meydana getirerek bunlardan azamî ölçüde yararlanmıştır. Diğer bir ifade ile O, tarihin önüne çıkardığı fırsatlardan azamî ölçüde yararlanmasını bilmiştir. Bu büyük liderlere mahsus bir özelliktir. (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt:I-III, Ankara,1984.; Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953.; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbinin Esasları, İstanbul,1972.)
Kuva-yı Milliye
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla İstanbul Hükûmeti ve buna bağlı
olarak ordu İtilaf Devletleri'nin kontrolüne girmiş, devlet müesseseleri
vazifelerini yerine getiremez duruma gelmişti. Türk milleti uğradığı haksızlıkların
önüne geçilmesi hususunda resmî makamlara yapmış olduğu müracaat sonuç
vermeyince vazifenin kendine düştüğünü kabullenip, işgal gören bölgelerde
düşmana karşı harekete geçti. İşte bu direniş hareketini başlatanlara
Kuva-yı Milliye(Millî Kuvvetler) adı verilmiştir.
Mili Mücadele tarihimizde "Kuva-yı Milliye" deyiminin biri dar,
diğeri geniş olmak üzere iki ayrı manası vardır. Bunlardan ilki
"Milis" teşkilâtı adıyla da anılan millî kuvvetleri, yani silâhlı
mukavemet teşkilatını anlatmaktadır. Diğeri ise Millî Mücadele'yi bütünüyle
içine alan daha geniş bir anlamı ifade eder. Bu geniş mana içerisinde Müdafaa-i
Hukuk Cemiyetleri, Kongreler, İlk Büyük Millet Meclisi , Misak-ı Millî gibi
dönemin temel gelişmeleri yer almaktadır.
Yakın tarihimizde Kuva-yı Milliye dönemi İzmir'in işgali ile I.İnönü
Muharebesi arasında geçen yaklaşık bir buçuk yıllık (Mayıs 1919-Aralık
1920) dönemi ihtiva eder. Bu zaman zarfında fiilen yabancı işgaline karşı
koyan Kuva-yı Milliye hareketi Osmanlı Devleti'ne bağlı bir kuvvet hüviyetinde
değildir. Mevcut hükûmetten ayrı fakat Türk milletine dayanan ve onun adına
faaliyet gösteren, dolayısıyla yalnız Anadolu Türk halkının bünyesinden
çıkmış bir direniş hareketidir. Kuva-yı Milliye'nin ortaya çıkışı bir
siyasî parti hüviyetinde de olmamış, taraftarlarını memnun edecek
mevkileri ve memuriyetleri de vaat etmemiştir. Buna rağmen az zamanda ülke
genelinde samimî bir Türk birliği meydana getirmiş olmasını ancak halkın
"hâlet-i ruhiyyesi", geçirdiği sıkıntılar ve istiklâlini müdafaa
hususundaki hassasiyeti ile izah etmek mümkündür.
Kuva-yı Milliye'nin Milli Mücadele döneminde birçok faydaları olmuştur. Sağladığı en önemli fayda, dünya kamuoyunda Türk halkının Yunan işgalini sükûnetli karşılığı kanaatinin yerleşmesini önlemek ve Milli Mücadele hareketini mazlum bir milletin istiklâl hareketi olarak göstermek olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa "Anadolu'ya ayak bastığım zaman milleti bir
istiklâl cidaline hazır ve teşne bir hâlde buldum" derken mevcut olan
bu ortamın geniş bir propaganda şebekesi vasıtasıyla sağlandığı anlamına
gelmediği açıktır. Anadolu Türkünün bu noktaya gelmesini sahip olduğu
"cevher-i aslî"sinden çıkan tabiî ve an'anevî bir netice olarak
kabul etmek en isabetli görüş olacaktır. "Kuva-yı Milliye"
ruhundan anlaşılması gereken mana da bu olmalıdır.
Kuva-yı Milliye ruhu sadece Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan bir vakıa
değildir. Kaynağını Türk milletinin bilinmeyen tarihinden bu tarafa sahip
olduğu ve nesilden nesile intikal etmiş olan ilk cevherinden alan yeni bir Türk
ruhudur. Yahya Kemal bu anlayışı şu şekilde dile getirmektedir.:
"Anadolu'nun ar İstanbul'a geliyorlar. Bu hadisenin ne olduğunu bizden soruyorlar, daha yakından seçebilmek için Anadolu'ya kadar gidiyorlar. İnkârdan şüpheye, şüpheden tereddüde, tereddütten inanmaya doğru günden güne beliren bir hareket var. Bir gün gelecek ki bir Türklük , yeni bir Türk ruhu tâ karşıdan seçilecek" bu üç senelik tarihi yeni Türk ruhu olduğunu, en görmek istemeyen gözlere bile gösteriyor. Avrupalılar, Amerikalı Milli Mücadele dönemi aydınlarının eserleri incelendiğinde Kuva-yı Milliye ruhunun Türk milleti için yeni bir istiklâl mücadelesini ifade ettiği hususunda müşterek bir görüşün ortaya çıktığı görülür.
İstiklâl mücadelesinden amaç ise; Türklerin ekseriyeti teşkil ettiği bir coğrafî alan içerisinde "Türk milletinin gerek irfanca ve gerek iktisadiyatça bilâkaydü şart her türlü haricî nüfuzlardan ve kayıtlardan azade olarak kendi vesaitiyle azami inkişafına mazhar olmasıdır. " Millî İstiklâl davasına atılmış olan Türk milleti bu dava devam ettiği sürece, bu istiklâle inanan ve onu gerçekleştirmek için hesapsız fedakarlığı göze alan bir ruh hâleti içerisinde olmuştur. Bu esrarengiz şuur hiçbir, ilmin, hiçbir eğitimin ve hiçbir propagandanın mahsulü değil, Türk karakterinin samimî bir tezahürüdür.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi Kuva-yı Milliye, "Millilik" vasfının ön plânda tutulduğu, millî istiklâl ve iktisadî hürriyet mücadelesinin hareket noktasıdır. İstiklâl Savaşı'nda, millî heyecana dinî heyecanın da karıştığı, din ve milliyet fikirlerinin birbirinden ayrılmadığı şüphe götürmez bir gerçek olmakla beraber, o dönemin dinî duygularının millî bir karakter taşıdığı ve "millilik" vasfına hizmet ettiği söylenebilir. Millî Mücadele'nin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi ilk sayılarından birinde Kuva-yı Milliye'yi kamuoyuna şu şekilde anlatmaktadır:
"Kuva-yı Milliye, milletin ruhundan ve ihtiyacı beka ve istiklâlinden doğmuş bir vahdettir ki, onu hiçbir şey ihlal edemeyecektir".
Sonuç olarak Kuva-yı Milliye ruhu yüksek bir siyasî
olgunluk seviyesine gelmiş bir milletin, bu siyasî kudretini en azametli ve göz
kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından başka bir şey değildir. Kuva-yı
Milliye'yi ortaya çıkaran "ruh" bu hareketin başlangıç dönemi
ile de sınırlı kalmamıştır. Millî Mücadele dönemi boyunca Türk halkının
müşterek ve hâkim anlayışını ifade etmiş, yeni Türk devletinin kurulmasında
bir manevî menbaa olmuş, yaşatılmasında milletin tarihi tekâmüllerinden
kaynaklanan manevî dayanağı temsil etmiştir. Kuva-yı Milliye'nin boz
kalpaklı kahramanlarının o günkü ruh hâli bugünde Türk milletinin benliğinde
yaşamaktadır. Bu günkü yeni nesil, bedeli can ve kan ile ödenmiş Türk
vatanının muhafazasında fevkalâde hassas olan sessiz ekseriyettir ve Millî
Mücadele hareketinin Türk milleti adına gerçekleştirildiğini asla
unutmamalıdır.
ana
sayfaya dön